Küllerinden Miti Sökmek: Odysseia
Savaşı kazanmak, savaştan sağ çıkmaya yeter mi?
Dünya edebiyatının en eski şablonu olan “eve dönüş” (Nostos), yüzyıllardır zaferin ve kavuşmanın tatlı bir şarkısı gibi mırıldanılır. Oysa sinema perdesinde zamanı, belleği ve insan zihninin karanlık labirentlerini birer oyun alanına çeviren Christopher Nolan, bu antik anlatıya el attığında karşımızdaki tablo bir kahramanlık efsanesi olmaktan çıkıyor. Nolan; Inception’da rüya katmanlarına hapsettiği, Interstellar’da karadeliklerin ardında unutturduğu ve Oppenheimer’da vicdan azabıyla kavurduğu “yolunu kaybetmiş, kendisini arayan, hakikate ulaşmaya çalışan adam” figürünü, bu kez tarihin en eski yolcusuyla buluşturuyor.
Vizyona girdiği andan itibaren hem gişede büyük ilgi gören hem de sinema dünyasında yankı uyandıran film, izleyiciyi klasik bir mitoloji uyarlamasından beklenen coşkulu kahramanlık anlatısını tercih etmeyerek beklenilenin aksine seyirciyi coşkulu bir zafer duygusundan mahrum bırakarak salondan ağır bir vicdani yükle çıkarıyor.
Başroldeki Matt Damon, omuzlarında on yıllık yıkımın tortusunu taşıyan, bakışları donuklaşmış yorgun Odysseus portresiyle büyüleyici bir performans sergilerken; Penelope rolünde ona eşlik eden kadro, saraydaki politik kuşatmanın ve çürümenin klostrofobik hissini izleyiciye iliklerine kadar hissettiriyor. Nolan sinematografisinin alametifarikası olan devasa IMAX çekimleri ve zamansal sıçramalar, bu kez antik dünyayı sürreal bir travma sahnesine dönüştürüyor.
Güvenin İnfazı: Zekâ Adına İşlenen İlk Günah
Homeros’un “binbir düzenli” kurnaz kralı, Nolan’ın gözünde aslında insanlığın/medeniyetin birbirine tutunmasını sağlayan o görünmez ipi ilk koparan kişidir. Antik Yunan dünyasının kutsal konukluk kurumu Xenia -yani konuk ile ev sahibi arasındaki karşılıklı güven ve yükümlülük düzeni– aslında Truva savaşının çok öncesinde Paris’in Menelaos’un konuğu olarak bulunduğu sırada başlayan ihanetle zedelenmeye başlamıştı. Fakat savaşın bittiği o gece, tahta bir atın karnına gizlenen katliam fikriyle tamamen katledildi.
Barış ve hediye kılığında surların içeri sızan ölüm, yalnızca bir şehri yakmadı; insanın insana duyabileceği son güven kırıntısını da yok etti. Nolan’ın Oppenheimer’da atom bombasının patlayışını izletirken hissettirdiği o “geri alınamaz yıkım” duygusu, burada yanan Truva Atı’nın alevlerinde yeniden belirir. Bir problemi çözmek uğruna dünyayı geri dönülmez bir güvensizlik karanlığına gömmek, bilginin ve zekânın en trajik yenilgisi olmuştur. Surları aşan o fikir, dünyayı artık kimsenin güvende olmadığı devasa bir av sahasına çevirmiştir.
Zihnin Kirke’si, Vicdanın Sirenleri
Deniz boyunca karşılaşılan devler, büyülü adalar ve fırtınalar, coğrafi haritanın değil; savaş sonrası travmasının zihinde yarattığı içsel fay hatlarıdır. Sirenlerin çığlığı, gizli bir bilgiyi vaat eden hoş bir melodi değil; geçmişte verilen ama tutulamayan sözlerin, kıyıya vurmuş vicdan azaplarının kulak tırmalayan yankısıdır.
Odysseus’un krallığına bir dilenci gibi sızması stratejik bir kurnazlıktan fazlasıdır. Unvanlarını, gururunu ve benliğini denizin dibinde bırakan bir adamın yaşadığı kendi kimliğine yabancılaşmasıdır. Ait olduğu mekâna ancak bir yabancı gibi sızabilen bir ruhun trajedisidir.
Zamanın Aşındırdığı İthaka: Aynı Evde İki Yabancı
Svetlana Boym’un nostalji üzerine kurduğu o keskin saptamada olduğu gibi; özlenen şey hiçbir zaman sadece bir mekan değildir, o mekanın ait olduğu “zaman”dır. Yirmi yıl boyunca savaşın şiddetiyle biçimlenmiş Odysseus ile aynı yirmi yılı bekleyişin ve saray siyasetinin içinde geçirmiş Penelope karşı karşıya geldiğinde, karşılarında yalnızca birbirlerini değil, artık birbirlerinden ayrı geçen ‘‘zamanı’’ bulurlar
Şiddetle sağlanan düzen, yalnızca şiddetin ürettiği bir yalnızlık doğurur. Karşı karşıya duran iki insan için İthaka, artık bir yuva değil; geçmişin anılarıyla doldurulmuş buz gibi bir müzedir.
Zaferin Ağır Yükü
Hikâyenin sonunda karaya basan ayaklar, savaşa gitmeden önceki o masum toprağa temas etmez. Bedenen kente girmek, o kentin ve o benliğin yeniden sahibi olmaya yetmez. Çünkü insan, varacağı yere ulaşmak uğruna kendisini ‘‘insan’’ yapan değerleri yolda feda ettiyse; vardığı kıyı, kazandığı değil, tamamen kaybolduğu yerdir.

Baran BAŞTAŞ
Kırkbirincigün yalnızlığında huzursuz.