Posted on: Ağustos 13, 2026 Posted by: Hukukçu Geyiği Editör Ekibi Comments: 0

Charles Bukowski, Alman asıllı Amerikalı yazar ve şair. 1920 yılında Almanya’da doğdu. 1923’te ailesiyle beraber ABD’ye, Los Angles’a geldi ve ömrünün çoğunu burada geçirdi. Takıntılı, otoriter ve kendi deyimiyle sadist bir babaya sahip olan Bukowski, daha küçük yaşlardan itibaren babası tarafından düzenli olarak fiziksel ve ruhsal şiddete uğradı. Aynı zamanda birinci dünya savaşında görev yapan baba, ev içinde annesi ile onu uyulmadığı takdirde dayakla cezalandırılan sert kurallara tabi tutuyordu. Öyle ki evlerindeki uyku saatleri bile keskin bir çizgiyle belirlenmişti. Tüm bunlara rağmen Bukowski, gelecek yıllarda verdiği röportajlarında babasına düşmanlık beslemediğini, yıllar boyu gördüğü şiddetin ona asılında “nasıl yazılacağını” öğrettiğini ve sanatını beslediğini ifade eder.

“Acımasızca ve çok sıklıkla dayak yerseniz, bundan sonra sadece çok zorunlu olanları söylemeye başlarsınız; yani, üzerinizde yapay olan her şey düşer. Eğer bu durumdan bir gün kurtulursanız, geride kalan genellikle en gerçek doğanızdır. Çocukluğunda ağır cezalar görmüş biri, büyüdüğünde çok güçlü, çok iyi ya da tamamen yönünü şaşırmış bir katil, tecavüzcü veya deli olur. Gördüğünüz gibi babam çok iyi edebiyat öğretmeniydi: Bana acının ne olduğunu öğretti, nedensiz acı…”

Çocukluk yıllarında yüzünde çıkan çıbanlar ve antisosyal kişiliği onu akranlarının arasına karışmasına epey engel oldu. Çevresi tarafından derin bir yalnızlığa itilen Bukowski, tüm bunlara rağmen uyum sağlamayı reddetti. Bunun yerine insanlardan kaçan, huzuru daima alkol ve yalnızlıkta arayan yazar, gençlik yıllarında Fante (Bukowski, Fante’den gelecek yıllarda “O benim Tanrım’dı.” diye bahsedecekti.), Hemingway, Celine, Dostoyevski gibi birçok yazarın eserleriyle tanıştı. Bukowski, bu yazarlarla ömür boyu tıpkı bir yalnız kurt misali yaşayacaktı.

Liseyi bitirdikten sonra iki yıllık sanat ve gazetecilik eğitimi aldı fakat ikinci dünya savaşının başlamasıyla beraber okulu yarıda bıraktı. II. Dünya Savaşı sırasında yapılan sağlık ve psikolojik değerlendirmelerde doktor raporlarında “sert bir ifadenin arkasına aşırı hassasiyet gizlediği” belirtilmiş, akabinde de ordu için hem ruhsal hem psikolojik hem de yazarın Alman kökenli olması ve o dönemki siyasal çalkantılar sebebiyle askere alınmadı.

Okulu bırakan ve artık yazar olma hayalleri güden Bukowski, kariyerine başlamak için New York’a taşındı. Burada yazar, yayınevlerine yüzlerce şiir ve öykü gönderdi. İlk öyküsü 24 yaşında Story dergisinde yayımlanan Bukowski, birkaç öyküsünü daha yayımlatabilse de kullandığı argo, öykülerinin cinsel içerikli olması gibi nedenlerle edebiyat dünyasına giremedi ve birkaç yazısı haricindeki bütün yazıları yayınevlerinden geri döndü. Yazar, o dönemi şu satırlarla aktarır: “Nihayet 24 yaşımda, bir öyküm Whit Burnett’ın çıkardığı Story dergisinde basıldı. Ardından Portfolio dergisinde bir tane daha. Her zamankinden fazla içmeye başlamıştım, sonraları yazmayı kesip sadece içtim. Bu on yıl sürdü. Benim kadar ümitsiz olan kadınlarla geçirdiğim on yıl. Şiddetli bir iç kanama sonucu kendimi Los Angeles hastanesinin düşkünler koğuşunda buldum. On iki şişe kan, on iki şişe glikoz verildi. Ameliyat olmayı reddettim. ‘Ameliyat olmazsan ölürsün,’ dediler. ‘Bir kadeh bile seni öldürür,’ dediler. Bana çifte yalan söylediler.” 

Hayal kırıklığına uğrayan Bukowski, bu on yıllık zaman diliminde benzin istasyonunda pompacı, bekçi, bulaşıkçı, yükleme memuru, fabrika işçisi, postacı gibi onlarca işte çalıştı ve tek bir satır bile yazmadı. Yazar, gelecekte bu dönemini “10 senelik sarhoşluk” olarak adlandıracaktı.

Postanede çalıştığı dönemde yukarıdaki alıntıda yazıldığı üzere ölümcül bir hastalık atlatan yazar, bu hastalığı bir kırılma noktası olarak niteler ve “10 senelik sarhoşluğun” ardından tekrardan yazmaya başlar. Her ne kadar üretmeye başlasa da Bukowski, başkası hesabına çalışmayı bırakacak kadar şöhreti ancak 50 yaşına geldiğinde buldu.

Bu dönemle birlikte yayınevlerinden, editörlerden, hayranlardan tebrik ve övgü mektupları almaya başladı. Artık şöhret sahibiydi Bukowski. Ömrünün geri kalan kısmında 13 yaşındayken bir arkadaşının onu babasının şarap mahzenine davet ettiğinde tattığı ve daha sonra Ekmek Arası adlı otobiyografik romanında onun için “Büyü gibiydi, neden kimse bana söylememişti?” diye bahsedeceği şarap eşliğinde sabahlara kadar daktilo başında kelimeleri örseleyecekti.

1994 yılında lösemiden ölen Bukowski, ardında 6 tane roman, çok sayıda öykü kitabı ve ölümünden sonra dahi yayımlanmaya devam edilen yüzlerce şiir bıraktı.

Charles Bukowski, hayatı olduğu gibi aktardı eserlerinde. Gördüklerini kalemiyle törpülemeden anlattı, romanlarında ve öykülerindeki karakterleri hiçbir zaman idealize etmedi.  Hayatın açmazlarındaki adamlardan bahsetti. Kaybetmekten korkmayan ya da kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanları yazdı.

Hayatın anlamsızlığı karşısında Bukowski’nin önerdiği çözüm ne inanç, ne de kaçmaktı. Ona göre hayatın anlamsızlığı karşısındaki tek çözüm kaybedişi kabullenmekti. Kaybetmek hayatın olağan ve dürüst bir parçası olarak yer aldı eserlerinde.

Kader tanrıçasının zalim olduğu ve sonunda hepimizin posasını çıkaracağı doğru; ama sıkı, ölümsüz bir kaybedenden daha yıldırıcı hiçbir şey yoktur. İşin sırrı şunda yatıyor; herkes kaybedebilir, kaybetmek yeteneklerin en kolayıdır.”

Nihayetinde onun bu felsefesinin izlerini mezar taşında bile görebiliriz. Bukowski’nin mezar taşını inceleyecek olursak isminin hemen altında “DON’T TRY.” cümlesini görürüz. Türkçeye “çabalama” olarak çevrilen bu cümle aslında onun büyük oranda “on yıllık sarhoşluk” olarak adlandırdığı dönemden gelir.

Yukarıda konuşmuş olduğumuz üzere Bukowski, gençlik yıllarında her ne kadar yazarlık konusunda başarılı olabilmek için çabalamış olsa da, hikayenin sonunda çuvallamaktan öteye gidemedi. Bunun üzerine yazmayı bırakan Bukowski, artık denememeyi seçti. 10 yıllık sarhoşluk. Tek bir gün bile ayık gezmediği on sene ve yazmak için çabalamadığı on sene. Yazara göre ne zaman ki o çabalamayı bıraktı, şöhret ve başarı onu o zaman buldu. Bukowski’nin bu düşüncesi, Antik Çin’de ortaya çıkan Taoizm’in üç büyük kavramından biri olan Wu-wei (Zorlamamak) ile ilişkilendirilebilir. Wu-wei ilkesi, hiçbir şeyi yapmamayı değil, doğru zamanda doğru miktarda ve doğal akışa uygun hareket etmeyi savunur. Belki de Bukowski’nin genç yaşta yazarlığın şöhretine sahip olamamasının sebebi, yazarlığın onu henüz seçmemesidir. Belki de Bukowski, cidden anlatmak, kendi karanlığından ve yalnızlığından kurtulmak için değil de o dönemlerde sadece para ve şöhret için yazmaya çabaladığı için çuvalladı. Bunların kesinliğini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki o da Bukowski’nin artık akıntıya karşı kürek çekmeyi bırakması ve ne zaman ki açlıktan, sefillikten ölmeyi göze alıp da her şeyi bırakıp yazmaya başlaması, hikayenin sonunda yazarlığın onu seçtiğinin göstergesidir.

Bukowski, geçmiş yazarların yazdıklarını aşırı ciddi, resmi ve cansız bulur. Kendisi de zaten aksi yönde, hayata duyduğu öfkeyi, alayla yansıtmıştır eserlerinde. Yalnızlığı ve dışlanmışlığından kurtulmak için hiçbir zaman entelektüel çıkış yolları aramadı, bazı tutucu edebiyat çevrelerinde aşağılandı. Ayyaş, hastalıklı, kumar düşkünü, küfürbaz karakterlerdi eserlerindeki karakterler. Bukowski bu tutucu çevreleri Edebiyat yapanlar yaşamın içinden gelmiyorlardı, edebiyatın dışında kalmışlardı.” ifadesiyle eleştirdi.

Yaşarken de öldükten sonra da onun hakkında çok şey yazılıp çizildi. Bukowski’yi yerin dibine sokup yüz karası olarak nitelendirenler de oldu, ona hayranlık dolu bir dizi mektup gönderenler de oldu. Hikâyenin sonunda iyisiyle kötüsüyle Charles Bukowski, edebi dehasıyla birlikte yeraltı edebiyatının yapı taşlarından biri haline geldi. O, en sıradan olanın en özelini anlattı. Edebiyatı fildişi kulelerden çıkarttı ve kaybedenlere onunla birlikte yol gösterdi.

Bugün 16 Ağustos Pazar günü, edebiyatın aykırı şairinin doğum günü kutlu olsun.

Efe ASLAN

Böyle geldik, böyle gidiyoruz.

 

Leave a Comment