Havalar soğumaya, sonbahar kendini hissettirmeye başlamıştı. O günün kıymetini bilircesine bulutlar bile tek tek dizilmiş, güneş ışığını aralıklı olarak maskeliyorlardı. Defin işlemleri bitmişti. İmamın kalabalığa dönüp baş sağlığı dilemesiyle herkes usul usul kapıya yöneldi. Zaten fazla kimse yoktu. Komşulardan Fatma, kocasına:
“Yahu” dedi. “Bu adamın hiç mi umru yok? İnsan böyle gamsız olur mu?”
“Kimi diyorsun?” dedi kocası Nedim.
“Kimi diyeceğim ya, Nazif ağabeyi derim. Baksana şuna.” Başıyla en önden hızlı hızlı giden, üstündeki kahverengi yün ceketle köylünün gözünde özdeşleşmiş Huysuz Nazif’i gösterdi.
O sırada Nazif, elini ceketinin iç cebine atmış tabakasını çıkarmaya çalışıyordu. Nedim arkasından koştu: “Dur Nazif ağabey, benden iç.” Hemen bir dal çıkarıp uzattı.
“Seninkinden içmem ben, var benim.”
“Uzattım ağabey, geri çevrilir mi hiç?”
Huysuz Nazif bu sefer inat etmedi, sigarayı aldı. “Yak bari.” Nedim, baba yadigârı zipposuyla önce Nazif’in, sonra kendi sigarasını yaktı. Köy yoluna çıkmışlardı. İşe koyulacak köylüler hızlanıp yanlarından geçerlerken sıra sıra Nazif’e dönüp “Başın sağ olsun Nazif emmi.” diyorlardı. Nazif ise her defasında kafa sallamakla yetiniyordu. Nedim sigarasından derin bir nefes aldı. Huysuz Nazif’e bakıp bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra bir nefes daha aldı. Nihayetinde:
“Nazif ağabey,” dedi. “Bir şey soracağım ama kızmayasın.”
Nazif, kafasını bile çevirmeden:
“Kızacağım bir şeyse hiç söyleme!” diye çıkıştı. Bu sefer aynı anda çektiler sigarayı. Nedim duramadı: “Senin oğlanla kız niye gelmedi?”
Huysuz Nazif cevap vermedi. Sigarasını kenara fırlattı. “Oğlanın işi gücü çokmuş, başıma iş adamı oldu ya şimdi.” Bana ne dercesine elini salladı. “Kızı da beyi salmamış.”
Nedim şaşırdı. “Böyle günde küslük olur mu hiç? Eh, diyemedin mi sen bir şey?”
Yolun köşesine gelmişlerdi. Nazif: “Haydi gevezelik etme, işim var, selametle.” deyip çarşıya doğru döndü.
“Nereye?” diye seslendi Nedim.
“Dükkâna.”
Nedim daha da şaşırmıştı. Arkasını döndü. Fatma, diğer kadınlarla dedikoduya dalmıştı. Kocasını görünce diğerleriyle vedalaşıp yanına geldi. Nedim’i düşünceli görünce:
“N’oldu?” dedi.
“Üzüldüm, çocuklar da gelmemiş, yapayalnız kaldı.”
“Aman ne üzüleceksin, onun derdi Behiye abla değil. İki kap yemeği nasıl pişirip de önüne koyacağının derdinde. Vah gidene demişler. Bak daha ilk günden dükkânı açma peşinde.”
Nedim eliyle sus işareti yaptı: “Sus, sus, yürü haydi.” Huysuz Nazif dükkânda oturuyordu. Daha fazla dayanamadı, zaten gelen giden de yoktu. Dükkânı kilitleyip çıktı. Hava kararmıştı. Ceketini iliklerken düğme kopup eline geldi. Söylene söylene eve doğru yola koyuldu. Eve girdi. Terliklerini giydi. “Behiye, şu kör olası düğme gene koptu.” diye seslendi. Cevap gelmedi. Mutfağa doğru giderken yine seslendi: “Behiye!” Sonra durdu. Hatırladı. Oturma odasına geçti. Odada göz gezdirdi. Ne aradığını hatırlayıp dolaba yöneldi. Bir zamanlar kurabiyelere ev sahipliği yapan ama şimdi içi iğne iplikle dolu kutuyu çıkardı. Gözleri tam görmese de seçebildiği kadarıyla kahverengi iple iğneyi çıkardı. Uzun uğraşlar sonucu ipi deliğe geçirdi. Tüm bu yaptıkları, bildiğinden değil, Behiye’den görüp taklit ettiği kadarıydı.
İğne nasıl olduysa eline battı. Sinirlenip kenara fırlattı. Başını iki elinin arasına koydu. Bir süre öyle kaldı. Ağlıyordu.

Çok güzel yazmışsınız elinize sağlık devamını bekliyoruz
Sürükleyici bir üslüp… devamını bekliyoruz