“Siyaset,
mümkün olanın sanatıdır.”
-Otto von Bismarck
Siyaset felsefesinde geçmişten günümüze devlet yönetimi hakkında bir sürü fikir ortaya atılmıştır. Bu fikirlerden en yaygın olanı realizmdir. Politik realizm anlamına gelen realpolitik, 1850’lerde ilk defa kavram olarak Alman siyasetçiler tarafından kullanılmaya başlansa da bu fikrin temeli çok daha eskiye dayanır. Asıl olarak, Machiavelli’nin ‘Prens’ kitabındaki fikirleri bu kavramın temel düşüncesini oluşturmuş; Bismarck, Kardinal Richelieu, Kissinger gibi devlet adamları buna örnek teşkil ederek daha net oluşmasını sağlamıştır.
Bismarck, realpolitik düşüncesinin en belirgin örneğidir. Ancak bunu analiz edebilmek için önce Realpolitik fikrinin ne olduğunu tartışmalıyız. Realpolitik; devlet yönetiminde teorik realistik yaklaşımlardan ziyade, gerçekçi ve daha pragmatist bir yol izlenmesi gerektiğini savunan düşüncedir. Bu düşünceye göre dış politika ben-merkezcidir, rasyonel düşünmeye dayanır ve devletin çıkarları her şeyden ön planda tutulur. Rasyonel düşünce soğuk ve duygusuz olmalı, gerektiğinde şiddete başvurulmalı ve etik anlayışına bağlı kalınmamalıdır. Bu aynı zamanda Machiavelli’nin gerektiğinde devlet çıkarları için dini-ahlaki ilkelerin terk edilebileceği fikriyle de benzerlik göstermektedir. Yine bu doğrultuda Meinecke; realistin, devletin isteği yolunda kendini tamamen kaybetmesi ve kendi istediğini unutması gerektiğini savunmuştur.
Anlaşıldığı üzere bu kavram, devletçilikle ve bir ölçüde milliyetçilikle özdeşleştirilebilir. Olması gereken üzerinden hareket etmeyi hayalci ve ütopik bulan realistler, varolan üzerinden karar verip her duruma hazır olabilmeyi gerçek siyaset becerisi olarak görürler. Devlet yönetiminde bazı kararlar vardır ki bunlar duygusal ve spiritüel inançlar ışığında alınamazlar. Ancak bu kavramın ilk kullanıldığı anonim olarak yazılan “Grundsätze der Realpolitik, angewendet auf die staatlichen Zustände Deutschlands” eserinde yazar, siyasetin tamamen vicdandan muaf olduğunu savunmuyor. Siyasetin, etiği devam ettirme potansiyelinin kısıtlı olduğundan bahsediyor. Yani aslında yine Machiavelli’nin bahsettiği durum: Kötü bir insan olmak değil, gerektiğinde düşünmeden kötü olabilmek; ahlaklı olup devlet için ahlakından vazgeçebilmek. Ancak bu da yepyeni bir soru doğuruyor: Durumuna göre ahlakını kenara koyabilen insan, özünde gerçekten ahlaklı mıdır?
Bismarck, bu konuda realistler ile aynı görüşe sahip. Realistlerin insan doğası hakkındaki görüşleri, bir nevi onlar için ‘duygusuz karar alma’ fikrini meşrulaştırıyor çünkü onlara göre insan zaten doğuştan kötüdür- devlet de insanı yansıtır, o yüzden devlet de kötüdür. Dolayısıyla hali hazırda bu kadar kötülük, egoistlik ve öz menfaat olan bir arenada ahlaklı olunarak bir yere varılamaz; hatta devletin varlığı tehlikeye bile girer. Realpolitik kavramı, akademik alanda “instrumental rationalism” yani araçsal akılcılık olarak geçer- yani bir durumda bir hedefe ulaşmak için en etkili yöntemlerin seçilmesine odaklı olan, değer yargılarından bağımsız bir akıl yürütme biçimi. Bismarck bunu sonuna kadar savunmakla beraber, döneminin diğer muhafazakarları ile ters düşmesinin sebebi egoist seviyede devletçi olmasıdır. Kendisi, rasyonel realist devlet politikalarına bir de milli bir bakış açısı katıyor; ancak duygusal anlamda bir milliyetçilik değil, daha pragmatik bir yaklaşım. Ona göre, Almanlara yeni bir siyasi sistem oluşturulması gerekiyor ve bu sistem iki unsurdan oluşuyor olmalı: Gerçekçi olmalı ve milli olmalı. Bunları birleştirerek oluşturduğu sistemde de mutlakiyetin kaçınılmaz olduğunu savunuyor. Eninde sonunda her şeyin devletin devamlılığı için olduğu kabul edilen bu görüşte; hükümdar bile bir birey olarak değil, yalnızca devletin sözcüsü rolünde konuşabilir fikri benimseniyor.
Bu siyaset anlayışının Prusya’da ve sonrasında Alman İmparatorluğu’nda net bir şekilde görülmüş olmasını, H. C. Emery makalesinde ‘birleşme sürecinin sancılarına’ bağlıyor: “Almanlar; varolan bir fenomene isim verdikleri için kendilerini kutlarken, dünyanın geri kalanı da onları bu fikri içselleştirip işleyen bir politika haline getirdiği için suçladı.” Hatta bu siyaset anlayışının yalnızca Almanlarda değil, Avrupalı milletlerin çoğunda benimsendiğini öne sürüyor. Bu da büyük ölçüde doğru. Özellikle 14. Louis döneminde Fransa’da bu anlayış, kendisi bir din adamı olmasına rağmen Kardinal Richelieu’nin devlet politikasıydı. Günümüzde bile bu politikaların Amerika Birleşik Devletleri, İsrail gibi devletlerde devam ettiğini söylemek mümkün. Devlet adamlarının ülkelerini her türlü etik değerden bağımsız yönettikleri, çok dindar olduklarını ve hatta din merkezli bir devlet yönettiklerini söyleseler bile bundan kolaylıkla sapabildiklerini çok sık görüyoruz.
Sonuç olarak; siyasette gerçeklik ve rasyonelliği savunan Bismarck, Almanlar için son derece önemli bir politikacı. Bismarck’ın fikirlerinin çoğu Machiavelli ve Morganthau gibi radikal realist düşünürlere dayanıyor. Hepsinin ortak fikri, devletin duygusal yönetilemeyeceği ve idealizm gibi hayal ürünü ideolojilerin devlete bir katkısının olmayacağı yönünde. Herkesten her zaman her şeyin beklenebileceği ve insanların çıkarcı olduğu fikri de bununla aynı doğrultuda. Realistlerin bu karamsarlığının hayatta kalmak için verilen çabanın en makul açıklaması olduğunu söylemek mümkün.
Kaynakça
Machiavelli, Niccolo. Prens. Çeviren Nazım Güvenç. Anahtar Kitaplar, 1994.
