İnsanlık son yüzyıllarda çılgın bir aşkla savaşıyor. İktisatçılar, felsefeciler, ahlakçılar ve daha nicesi bu çılgınlığı övmek ile meşgul. Kapitalist uygarlığın hüküm sürdüğü dünyada insanı yitiren, bıktıran ve hatta kişiliğinin kaybolmasına sebep olan bu çılgınlığın adı çalışma aşkı. Bıkmadan, yılmadan, usanmadan çalışmamız üretmemiz isteniyor. Sermaye dediğimiz olgu, gökten inmediğine göre sermayenin birikmesinin yolu emeğin sömürülmesidir. Ne kadar az tembellik hakkımız varsa o kadar çalışma zorunluluğumuz vardır. Biz ne kadar çalışırsak emeğimiz o oranda sömürülür ve sermaye birikimi artarak devam eder. 19. Yüzyıl iktisatçıları bizlere bu emri veriyordu. “Çalışın proleterler çalışın, toplumsal serveti büyütmek için çalışın. Yoksullaştıkça, sefilleştikçe çalışın.” Bu acımasız sözler, proletaryaya çalışma zorunluluğu yüklerken zenginler tembellik haklarını sonuna kadar kullanıyordu.
Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sayesinde üretim araçları küçük bir kesimin elinde toplanırken toplumun çok büyük bir kesimi çalışmak, kendi “özgür” emeğini “sözleşme özgürlüğü”nün sağlamış olduğu sözleşme ilişkisi içerisinde ücretli olarak satma eğilimindedir. Emek, insanın kendi kendini gerçekleştiren özüdür. Bu emeği başkasına satan insan, kendi ürettiği ürünler üzerinde bir hakkı olmadığında, ürettiği üründen bihaber olduğu bir durumda kendi emeğine yabancılaşır; kendi kendisini gerçekleştirmesi için gerekli olan özü kaybeder. Bu kayıp öyle bir boyuttadır ki toplumsal emeğin yarattığı sermaye sahiplerinin yardımseverliklerini, kendilerine iş vermiş olmalarını büyük bir tutku ile alkışlarlar. Fransız proletaryası, 1848’den sonra fabrikalarda çalışma süresini on iki saatle sınırlayan yasayı sanki devrimci bir kazanımmış gibi karşılamıştı. Çalışma hakkını devrimci bir ilke olarak ilan etmişlerdi. Böyle bir ilkeyi ancak köleler sahiplenir.
İnsanların sahiplenmesi gereken, burjuva avukatları tarafından uydurulan çalışma hakkı ve insan hakları gibi yozlaşmış kavramlar değil, onlardan çok daha asil çok daha elzem olan “tembellik hakkıdır”. Tembellik hakkı, insanın kendisini gerçekleştirmesinin anahtarıdır. Sevgili Marx insanın hiçbir zaman sadece adil, sömürülmeden, çokça çalışmasını savunmamıştı. Onun isteği, insanların kendi kendilerini gerçekleştirebilecek boş vakitleri olmasıydı. İnsanların tembelliklerine imkân sağlayacak toplumsal ve ekonomik koşullar yaratılmalıydı.
İnsanlar kendi zevklerine, ailelerine, ilgi alanlarına, edebiyat ve bilimsel alanlara vakit ayırmalı; kendi insani potansiyellerini keşfedebilmelidirler. Tembellik öyle bir erdemdir ki sizin oturup düşünmenizi, kendiniz için üretmenizi, hayattan tat almanızı sağlar. Yeri geldiğinde her insan Oblomov gibi koltuğundan asla kalkmama hakkına sahip olmalıydı. Tembellik hakkı bu yüzden insanlığın en erdemli haklarından birisidir.
Hukukçular, sömürüden başka bir şey olmayan insan haklarını ve sefalet hakkından başka bir şey olmayan çalışma hakkını talep edeceğine, bu haklar üzerine kafa patlatıp fakültelerde, sınavlarda, barolarda bu saçma hakların yeniden üretimi için cevap bulmaya çalışacaklarına iş sürelerinin azaltılmasının yolunu aramalılardır. Sadece iş koşullarının iyileştirilmesi asla ama asla yetmez. Köleler çalışmak zorundaydılar. Peki, modern insan da aynı zorunluluğa sahipse onu köleden farklı kılan esaslı unsur nedir? Tembelliğe hakkı olmayan her insan, köleliğin eziyetini bedeninde taşır. Emeğinin sömürüldüğü her an kendi özünden uzaklaşır. Bu yüzden tüm hukukçular, iktisatçılar ve felsefeciler insanlığın en şerefli haklarından biri olan tembellik hakkı için savaşmalıdırlar.
