Tonla insan geçiyor bu sokaktan her gün. Yaşlısından gencine, zengininden yoksuluna, yıkanmaktan rengi atmış kot pantolonlu bir alkol bağımlısından hayatının düzlüğünün arifesinde olanlara, yüzlerce insan, kimisi yakmak ister sarayları, kimisi onlara bir put gibi tapar, kimisi sever tehlikeli oyunları kimisi sever oyunbozanlık yapmayı, kimi sakınır güneşten kimi güneşe hasret. Tonla insan geçiyor bu sokaktan ve ben artık bu oyuna dahil değilim. Ben ki artık bu insanları izleyenlerden biriyim. Ben ki Karanfil sokakta bir bankın üstünde, bankın kuş pisliği olmayan yerinde, tüm olan biteni izlemekteyim.
Dost kitabevini izliyorum mesela şu an. Kapısından girip çıkan insanları görüyorum, kapısından girip çıkan kadınları görüyorum, kapısından girip çıkan kadınların bacaklarını görüyorum. Biraz kaldırıyorum başımı, bugün günlerden sonbahar, bugün günlerden sonbaharve tek bir yaprak dökülmemiş, tek bir bulut havaya sinmemiş. Biraz kaykılıyorum bankta öne doğru ve kıç cebimdeki sigara paketini çıkarıyorum. Alt kısmı ezilmiş ama idare eder. Bir sigara yakıyorum.
Dolandırıcılar, potansiyel katiller, hatta potansiyelini yerine getirmiş katiller, mucitler, buzdolabı yetkili servisçileri, narsistler, kaçıngan bağlananlar, bir kedi bir başına hayata tutunmaya çabalayanlar, hayırsız evlatlar, militanlar…
Yaşlı bir adam oturdu hemen yanıma. Ona dönüp buraya oturmaması gerektiğini söylemedim. Kuş pisliklerinden söz etmedim. Belki fark etmesine rağmen bile isteye oturmuştur.
Yan gözle bakmaya başladım ona. Büyük burnuna, sapsarı bıyığına, kanlanmış gözlerine… Kimsin sen, necisin, nerelerden geldin ve nereye gitmektesin? İstanbul’dan mı geldin yoksa? Hani şu 76 yılında, takribi 16 yaşında göç ettiğin İstanbul. Hani şu arasından boğaz geçen İstanbul? Var ya canım koskocaman bir kulesi, söylentilere göre Bizans’tan kalma surları var. Bilmem. Ben gitmedim İstanbul’a. Böyle diyorlar genelde. Dağıtma konuyu. Sen oraya kaynakçılık yapmaya gittin. Ankara’dan gittin. Yıllarca kaynakçılık yaptın. Birini buldun kendine elbet ama ne sevdin ne sevildin, ne yedin ne içtin, geçip gitti yıllar, sense gittikçe bitkinleştin. Çocukların oldu, biliyorum, 4 tane, 2 kız 2 oğlan. Hepsi okudu, güzel. Torun seversin yakında. Ama sonra Ankara’ya dönecektin. Elin boş gittin ama 3 kuruş emekli maaşınla döndün. Döndün durdun yatakta döndün, evin içinde döndün -kendini atıp dışarı-sokaklarda döndün, döndün durdun sonra buraya geldin ve oturdun. Neyi düşlemektesin şimdi. Düşleyecek neyin kaldı ölümden başka? Dağıtma konuyu, üste çıkmaya çalışma. Sen artık ölüsün. Sen vazifeni yaptın. Sus ve otur yerine. Akşama kadar otur. Akşam eve git ama sonra yine gel. Sonra yine gel burada seninle oturacağız. Ben bu bankın tam olarak burasında oturacağım, ben bu bankın tam olarak burasında -kuş pisliği olmayan yerinde- oturacağım. Etraftan geçen güzel kadınları izleyeceğim, etraftan geçen güzel kadınların bacaklarını izleyeceğim. Ama sen izleme, olmaz. Sen ölümü düşün sadece. Mesela nasıl öleceğini düşün. Kaç yaşındaydın? Hatırladım şimdi, 65. Yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin. Olur böyle şeyler ama sıkma canını. Sen ölürsün başkası oturur bu banka. Sen ölürsün başkası yemek yer senin tabağından, sen ölürsün ve çıkar elbet 65’ine kadar çalışıp emekli olacak birileri. Sen ölürsün ya, sen ölürsün. Ama dert etme, sen yaşadığın sürece bu bank ikimizin olacak. Hatta ben dedemin paslı çakısını getiririm evden. Kazırız isimlerimizi buraya. Burhan ve Ekrem. “Burhan and Ekrem was here”. Güzel. Sen de evden bir bez getir. Her gün her gün oturulmaz bu pisliğe. İnsanın bakması lazım biraz da çatısı altında oturacağı yere. Demek karın hasta. Olur böyle şeyler insanlar hastalanır. Ama ne yap ne et ondan önce ölme. Sen sakın ondan önce ölme, bırak ölümün yükü senin omuzlarında yatsın, bırak, karın yokluğunun acısından mahrum kalsın. Tamam mı? Artık dostuz. Artık birbirimizi kollayacağız. Ben sana arada ölümü soracağım, nasıl bir şey diyeceğim. Sonra sen anlatacaksın. Sonra sen anlatacaksın hiçbir şey fark etmediğini, sonra sen anlatacaksın bir sabah uyanıp olduğunu her şeyin. Bir sabah uyandın ve karın seni sevmedi. Hatta sen de artık onu sevmedin. Belki onu sevmemeye ondan önce başladın, belki bu hayata yeniden başlamak istedin. Başka bir şehir, başka bir kadın, başka bir iş. Herkes tekrar başlamak ister, sıkma canını. Biliyorum. Biliyorum böyle şeyler benim de başıma gelecek. Biliyorum, ben de başka bir şehir, başka bir kariyer, başka bir kadın isteyeceğim. Ve biliyorum, şimdi kendimden kaçmak için geldiğim bu sokaklara bir gün sadece evden kaçmak için geleceğim.
Renklerce kravatı olan adamlar, karateciler, kumarbazlar, hayatını yaşayamamış kadınlar, hayatını yaşayamamış kadınların soru sormayan çocukları, terk edenler ve terk edilenler, filozoflar, balıkçılar, taşralılar, konsomatrisler…
Güzel bir kadın oturdu yanıma bir hışımla. Birine sinirlendiği belli. Yan gözle biraz süzerkenonu, fark ettim Sinem’e ne kadar benzediğini. Sarı saçları, kahverengi gözleri, al yanakları ve tırnaklarında kahverengi ojeleri… Neredeyse onun aynısıydı. Saat akşamüstüne yaklaşıyordu. Hava biraz esmeye ve bulutlar gökyüzüne sinmeye başladı. Çok uzun zaman olmuştu. Çok uzun zaman sonra beraberdik. Çok uzun zaman sonra rüzgâr taşıyordu kokusunu burnuma. Hala her şey hatırımda kalmış olduğu gibi, pastel ve dingindi. Başımı çevirdim ve Elizabeth ne yaptı, diye sordum ona. Hani vardı ya, kim olduğunu unuttum, bir akrabanızın çocuğu. Akrabanız boşanmıştı. Ama çocuğu vardı. Hatta çocuğu saklıyordu kocasından. Adamcağızınhaberi bile yoktu bir kızı olduğundan. Hani ismi evrensel olsun diye Elizabeth koymuşlar demiştin, ben de gülmüştüm, dünyadaki her isim evrensel olmaz mı zaten diye. Aman neyse ne demiştin kestirip atmıştın. Elizabeth, hala ısırmaya çalışıyor mu seni olmayan dişleriyle, hala çiziyor mu yüzünü mesela elleriyle. Tostoparlak, çok tatlı bir bebekti, hala hatırlarım onu. Bakma öyle biz seninle yabancı değiliz, korkma benden senle biraz bizi konuşup sonra birbirimizi yine terk edeceğiz. Ya sen, ya sen? Yeni birini buldun kesin. Biliyorum. Sorun yok, olur böyle şeyler. Böyle şeyler herkesin başına gelir. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Dur kalkma. Dur kalkma beni dinle. Ben de yeni birini bulurum. Ben de yeni birini bulurum sorun yok. Mutlu ol isterim. Mutlu ol yine de. Ama merak ediyorum. Merak ediyorum Elizabeth’in babası ne zaman öğrenecek kızı olduğunu. Hayır lütfen gitme Allah rızası için. Lütfen otur söyleyeceklerimin bitmesini bekle. Onun hakkı değil mi bu? Biliyorum, biliyorum bilmediğim şeyler var biliyorum ama yine de böyle olmaz. Böyle olmaz ben gideceğim. Sen de gel. Sen de gel buralarda böyle yaşlanmayalım. Kaçıp gidelim. Başka şehirler! Başka şehirler ya ha-ha. Ankara’da tüketmeyelim kendimizi. Ege’ye gidelim, İtalya’ya gidelim bir sahil kasabasına gidelim. Buluruz bir yolunu geçinmenin. Buluruz elbet. Bir kedi sahiplenelim hatta, ismi Mestan olsun, evimizin bahçesinde farelerle boğuşsun. Dur Sinem. Kalkma. Seni çok özledim. Lütfen. Biraz daha.
Kadın dehşetle bakıyordu suratıma. Kaşları çatılmış, açık ağzından dişleri görünüyor ve yavaşça elleri çantasının sapını kavrıyordu. Onun Sinem olmadığının farkındalığında kapadım çenemi, derin bir nefes aldım ve önüme bakmaya başladım. Kadın çantasını omzuna taktı ve hızla uzaklaştı. Kadın çantasını omuzlarına taktı ve eve gidip “Bugün delinin teki…” diye bir hikâye anlatmaya başladı.
Kim bilir kimlere.
Gün çoktan sona ermişti artık, hatta gecenin de sona ermesine az kalmış ve artık Karanfil Sokak gece ile gündüz arasındaki o belli belirsiz adı sanı olmayan o zaman dilimine girmek üzereydi. Gecenin işçileri geldi aklıma. Gecenin işçilerinin Balıkçılar Sokağındaki saldırısı geldi aklıma, o gençten kalan kahverengi et parçası, üzerine dökülmüş talaşlar… Benim sonum da mı böyle olacak? Sayın Bilge Karasu, söyler misiniz, aynı şeyler benim de mi başıma gelecek?
Ben hala o bankta oturmaktayım. Hava iyicene soğudu. Montuma sıkı sıkı sarınıyorum. Artık sokaktan geçenleri izleyen ben değilim. Artık sadece izlenenim. Artık sadece bir ayrıntıdan başka bir şey değilim. Hayır. Hayır, ben bu oyunun tekrardan bir parçası olamam. Hayır. Hayır, artık yönetmen de benim senarist de. Artık yönetmen de benim senarist de. Yönetmen. Senarist. Sen! Sen, kunduracı. Bırak o kafandakini yere, sen de gel buraya, sen de gel koy ayağını şunun üstüne, boya kunduracı, boya. Oğlum, oğlum ikiniz gelin buraya, burada durun, burada durun ve kadınlara sarkıntılık edin, burada durun kadınlara sarkıntılık edin, alın size bir 200’lük, birer bira alın kendinize tekelciden, içtikten sonra sarhoş taklidi yapın, sanki 5. biranızı içmişsiniz gibi, tamam, halloldu, sen! sen, karga, sen sadece uç, tamam mı, arada bağır, arada bağır ya sonbahar olduğu belli olsun, arada bağır cenaze havası güzeldir, arada bağır sana eşlik edenler çıkar belki, sen! sen, şuraya, tam şurada, evet evet orası, orada dur, yok yok orada dur orayı süpür sadece, başlatma şimdi çöpüne oyun oynuyoruz burada, bekle, bekle, kızlar, kızlar buraya gelin, hemen, hemen şu köşeye çöp atın, hemen, hemen, tamam, tamam bunu da hallettik güzel, oyun kusursuz, ben oyuncu değilim, ben senarist, ben yönetmen. Ben senarist. Ben yönetmen. Anladınız mı? Herkes anladı mı?
Bir zaman sonra genç bir adam oturdu yanıma. Kafasında beresi, üzerinde deri ceketi ve altında bol kumaş pantolonu vardı. Elleri ceketinin cebinde, tıpkı benim gibi karşıya bakmaya başladı. Onu tıpkı Ekrem Bey ile Sinem’in hayaleti gibi yan gözle izliyor ve onu merak ediyordum. Yine kaykıldım. Kıç cebimdeki sigara paketini çıkarttım. Kendime bir dal aldıktan sonra ona uzattım paketi. Kafasını yavaşça benden tarafa çevirdi. İlk önce bana baktı, daha sonrasında da sigara paketine baktı. Devamında hiçbir şey demeden karşıyı izlemeye devam etti. Önemsemedim. Sigaramı yaktım ve uzun sürmüş kaosun ardından sokağa egemen olan bu sessizliğin tadını çıkarmaya devam ettim.
Etraftaki dükkanları düşünmeye başladım. Kepenkleri indirip giden adamları… Kim bilir kaçıncı kez sevişiyorlardır kadınlarıyla diye düşündüm, yarın sabah kepenklerini kaldırırlarken düşündüm onları, yıllarca bunu devam ettirişlerini düşündüm, yaşlanışlarını, ölüşlerini…
Ekrem Bey acaba ölmüş müdür şimdiye, yoksa eve gidip mutfakta, karısının yaptığı biber dolmasını çatalıyla ortadan ikiye bölmekle mi uğraşıyordur acaba.
Yanımdaki adam boğazını temizledi. Yine yan gözle bakmaya başladım. “Eve ne zaman döneceksin?” diye sordu sakin bir ses tonuyla. “Dönemem” dedim ona “artık evim sokaklar.”.
Bir daha oraya dönemezdim. Orada artık beni beklemeyen şeyler vardı. Benden başka hüküm süren şeyler, artık benim güvenli kalem değil, yalnızca bir hapishanemdi. Oraya gidip kendimi ele veremezdim. Bunu yapamazdım.
“Eve dön,” dedi adam “sen buraya ait değilsin.” ve birden kalkıp gitti.
Sabah, saat 4 sularına yaklaşıyordu. Sigaram bitmişti ve susamıştım. Yavaşça kalktım saatlerdir oturduğum bu banktan. Vücudumun her yeri tutulmuş, durağanlığa alışmış beynim şaşmıştı. Bir sarhoş edasıyla sokak boyu yürümeye başladım. Her adımım bana acı veriyordu. Her adımımda sırtımın başka bir yeri ağrıyordu.
Ne kadar yürüdüm bilmiyorum, sonunda bir büfe buldum. Bir şişe su ve bir paket sigara aldım.
İçinden bir tane yaktığım gibi yavaş, nereye gittiği belli olmayan adımlarla yürümeye başladım. Arada sırada sıkılıyor ve asfalta çıkıp oradan yürümeye devam ediyordum.Döndüm durdum, sokaklarda kimseler yoktu, şarapçılar bile paydos vermişlerdi. Ağır ağır yürüyordum. Lambasının teki yanmayan bir sokağa döndüm, sonra orada yürümeye başladım.
Her şey çok sessizdi. Gecenin sessizliği. Gecenin sessizliği demek sokak köpeklerinin havlamasıdır, gecenin sessizliği demek tekelcilerin dışarıda bıraktığı dondurucularının sesidir, gecenin sesi demek ağzımızdan çıkan nefesin hırıltısıdır, gecenin sesi demek kulaklarımızdaki çınlamadır.
Ve gecenin sessizliğine bazı adımların karıştığını hissettim. Arkamı döndüm, kepenkleri indirilmiş dükkanlar, park edilmiş arabalar ve sokak köpeklerinden başka hiçbir şey yoktu. Yoluma devam ettim.
Bir süre sonra yine aynı sesi duyar gibi oldum.
Yürümeyi bırakıp yavaşça arkama döndüm. Yine görünürde hiçbir şey yoktu. Tam delirmeye başladığımı düşünecekken böğrümde bir yanma hissettim. Ardından belimden vücuduma dalgalar halinde yayılan bir ağrı.
Arkama döndüğümde o adam ve elinde sapından kan sızan bir bıçak vardı. Başım dönmeye ve renkler birbirine karışmaya başladı. Güç bela ayakta duruyordum. Düşmemek için kollarımla onun boynuna sarıldım. Eğer ayakta kalabilirsem, yaşayabilirim. Buna kesinlikle inancım tam. Hayır, hayır sırada Ekrem Bey var. Ölemem. Sırada Ekrem varken ölüm beni yanına alamaz, ölüm bunu bana yapamaz.
Birkaç saniye onun boynuna asılı şekilde ayakta kalmaya çalıştım. Sonra böğrümde tekrar bir ağrı hissettim, vücuduma giren bu bıçak, artık çıkarılıyordu ve ben görmesem de kanımın dışarıya doğru fışkırdığını ve kazağımın onu içine çektiğini biliyordum.
Başımı aşağı eğdim ve kanımın bulaştığı o bıçağı… Sonrasında onu göğsüme kaktırışınıhissettim. Gördüğüm ve hissettiğim son şeylerdi
“Sana eve dönmeni söylemiştim.” dedi.
Kan tadı gelmeye başlamıştı damağıma.
Gülümsedim. Ardından tüm gücümü toparlayıp kısık bir sesle ona “yapamazdım.” dedim.
